9/6/2010 / diyet-beslenme , Sağlık

muz ve brokoli mideye iyi geliyor

Sebze ve meyvelerin posalarının, zararlı bakterilerin sindirim sistemindeki hücrelerin içine geçişine karşı etkisini araştıran bilim adamları, "plantain" cinsi büyük bir muz ile brokolinin içerdiği liflerin oldukça yararlı olduğunu gözlemledi.

Bu liflerin, ishal ve karın ağrısı gibi semptomlar gösteren kronik iltihabi bir bağırsak hastalığı olan Crohn'a karşı yararlı olduğunu saptayan bilimadamları, işlenmiş gıdalarda kullanılan ortak bir maddenin ise hastalığın ilerlemesine yol açtığını tespit etti.

Araştırma ekibinden Barry Campbell, elde ettikleri sonuçların, farklı beslenme ögelerinin bakterilerin bağırsak içindeki hareketi üzerinde oldukça etkili olabileceğini ortaya koyduğunu söyledi.

Cambell, "Vitaminler ve minareller açısından zengin olan "plantain" ve brokolinin sağlığa faydalarını genel olarak zaten biliniyordu. Ancak Crohn hastalarındaki iltihabi duruma karşı doğal savunma sistemine nasıl destek olduğu konusunda şimdiye kadar bir fikrimiz yoktu" diye konuştu.

Bilim adamları, bu hastalıktan mustarip olanların, hastalığın tekrarlanmaması için işlenmiş gıdalardan uzak durmaları ve bu lifleri tüketmeleri tavsiyesinde bulundu.

Sebze ve meyvelerin posalarının, zararlı bakterilerin sindirim sistemindeki hücrelerin içine geçişine karşı etkisini araştıran bilim adamları, "plantain" cinsi büyük bir muz ile brokolinin içerdiği liflerin oldukça yararlı olduğunu gözlemledi.

Bu liflerin, ishal ve karın ağrısı gibi semptomlar gösteren kronik iltihabi bir bağırsak hastalığı olan Crohn'a karşı yararlı olduğunu saptayan bilimadamları, işlenmiş gıdalarda kullanılan ortak bir maddenin ise hastalığın ilerlemesine yol açtığını tespit etti.

Araştırma ekibinden Barry Campbell, elde ettikleri sonuçların, farklı beslenme ögelerinin bakterilerin bağırsak içindeki hareketi üzerinde oldukça etkili olabileceğini ortaya koyduğunu söyledi.

Cambell, "Vitaminler ve minareller açısından zengin olan "plantain" ve brokolinin sağlığa faydalarını genel olarak zaten biliniyordu. Ancak Crohn hastalarındaki iltihabi duruma karşı doğal savunma sistemine nasıl destek olduğu konusunda şimdiye kadar bir fikrimiz yoktu" diye konuştu.

Bilim adamları, bu hastalıktan mustarip olanların, hastalığın tekrarlanmaması için işlenmiş gıdalardan uzak durmaları ve bu lifleri tüketmeleri tavsiyesinde bulundu.

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/6/2010 / kanser , Sağlık

Kansere karşı siyah pirinç iyi geliyor

Yüksek oranda lif ve mineral içermesine karşın şeker oranı düşük olan siyah pirincin kalp hastalıklarına ve kansere karşı etkili olabileceği bildirildi.

İngiliz Daily Mail gazetesinin haberine göre, ABD'nin güneyinde yetiştirilen siyah pirinçten alınan lif örneklerini analiz eden bir grup bilim adamı, ürüne rengini veren ve hücre yenileme, yani antioksidan özelliği kazandıran antosiyaninler açısından çok zengin olduğunu gözlemledi.

Louisiana Devlet Üniversitesi tarafından yürütülen araştırmanın ekibindeki Doktor Zhimin Xu, sadece bir kaşık siyah pirinç kepeğinde dahi bir kaşık yabanmersinindekinden daha az şeker ama daha çok antosiyanin bulunduğunu söyledi. Doktor Zhimin Xu, bir zamanlar anavatanı olan Çin'de hükümdarların sofrasını süsleyen ve daha yeni yeni dünyadaki kullanımı yaygınlaşmaya başlayan siyah pirincin içerdiği lifler ve E vitamini açısından da zengin olduğunu belirtti.

Bilim adamları, bu ürünün, içerdiği zararlı molekülleri temizleyen antioksidanlar sayesinde damarların korunmasına yadımcı olabileceğinin ve kansere yol açan DNA bozulmasını önleyebileceğinin altını çizdi.

 

Yüksek oranda lif ve mineral içermesine karşın şeker oranı düşük olan siyah pirincin kalp hastalıklarına ve kansere karşı etkili olabileceği bildirildi.

İngiliz Daily Mail gazetesinin haberine göre, ABD'nin güneyinde yetiştirilen siyah pirinçten alınan lif örneklerini analiz eden bir grup bilim adamı, ürüne rengini veren ve hücre yenileme, yani antioksidan özelliği kazandıran antosiyaninler açısından çok zengin olduğunu gözlemledi.

Louisiana Devlet Üniversitesi tarafından yürütülen araştırmanın ekibindeki Doktor Zhimin Xu, sadece bir kaşık siyah pirinç kepeğinde dahi bir kaşık yabanmersinindekinden daha az şeker ama daha çok antosiyanin bulunduğunu söyledi. Doktor Zhimin Xu, bir zamanlar anavatanı olan Çin'de hükümdarların sofrasını süsleyen ve daha yeni yeni dünyadaki kullanımı yaygınlaşmaya başlayan siyah pirincin içerdiği lifler ve E vitamini açısından da zengin olduğunu belirtti.

Bilim adamları, bu ürünün, içerdiği zararlı molekülleri temizleyen antioksidanlar sayesinde damarların korunmasına yadımcı olabileceğinin ve kansere yol açan DNA bozulmasını önleyebileceğinin altını çizdi.

 

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/6/2010 / genel-saglik , Sağlık

Bulmaca çözmek bunamayı hızlandırıyor

Çapraz bulmaca ve sudokunun gibi zeka oyunlarının bunamayı geciktirmesine karşın, hastalığın ortaya çıkması durumundaysa ilerleme sürecini hızlandırdığı öğrenildi.

 

İtalyan La Stampa gazetesinde yayımlanan habere göre, Chicago'daki Rush Üniversitesi Tıp Merkezinden bir grup bilim adamının yürüttüğü araştırmada elde edilen şaşırtıcı sonuçlar bu kadarla da kalmıyor.

Araştırmaya göre, okuma, radyo programlarını dinleme ve televizyon izleme gibi zihni destekleyici diğer faaliyetler de ileriki yaşlarda bunamanın ortaya çıkması durumunda hastalığın ilerleme sürecinin hızlanmasına neden olabiliyor.

65 yaş ve üstünde bin 157 kişinin katılımıyla yapılan ve 12 yıl süren araştırmada bilim adamları, zihni destekleyici faaliyetlerin düşünme becerilerinin zayıflama sürecini yavaşlatabildiğini, daha ileriki yaşlarda ise bunama sürecini hızlandırdığını gözlemledi.

Araştırma ekibinden profesör Robert Wilson, "Elde ettiğimiz sonuçlar bilişsel zayıflamanın ilk işaretlerini geciktirmenin bedelinin, daha sonra hızlı bir bunama süreci yaşamak olabileceğini gösteriyor. Ancak buradaki soru, buna neyin neden olduğu" dedi. Araştırmanın sonuçları "Neurology" dergisinde yayımlandı.

Çapraz bulmaca ve sudokunun gibi zeka oyunlarının bunamayı geciktirmesine karşın, hastalığın ortaya çıkması durumundaysa ilerleme sürecini hızlandırdığı öğrenildi.

 

İtalyan La Stampa gazetesinde yayımlanan habere göre, Chicago'daki Rush Üniversitesi Tıp Merkezinden bir grup bilim adamının yürüttüğü araştırmada elde edilen şaşırtıcı sonuçlar bu kadarla da kalmıyor.

Araştırmaya göre, okuma, radyo programlarını dinleme ve televizyon izleme gibi zihni destekleyici diğer faaliyetler de ileriki yaşlarda bunamanın ortaya çıkması durumunda hastalığın ilerleme sürecinin hızlanmasına neden olabiliyor.

65 yaş ve üstünde bin 157 kişinin katılımıyla yapılan ve 12 yıl süren araştırmada bilim adamları, zihni destekleyici faaliyetlerin düşünme becerilerinin zayıflama sürecini yavaşlatabildiğini, daha ileriki yaşlarda ise bunama sürecini hızlandırdığını gözlemledi.

Araştırma ekibinden profesör Robert Wilson, "Elde ettiğimiz sonuçlar bilişsel zayıflamanın ilk işaretlerini geciktirmenin bedelinin, daha sonra hızlı bir bunama süreci yaşamak olabileceğini gösteriyor. Ancak buradaki soru, buna neyin neden olduğu" dedi. Araştırmanın sonuçları "Neurology" dergisinde yayımlandı.

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/6/2010 / genel-saglik , Sağlık

İsiliğe kolonya dökmeyin

İsilik daha çok yaz aylarında görülüyor. Bebeğin kıyafetlerinin sıkı olması, terin kolay buharlaşmaması ve  bebeğin yıkanmaması isiliği kolaylaştırıyor. 

 

Acıbadem Ataşehir Tıp Merkezi'den Cilt Hastalıkları Uzmanı Dr. Vildan Şengöz, 'Bebeğe banyo yaptırırken aşırı kurutan dezenfektan yapılı sabunlardan kaçınılmalı. Banyo sonrasında da ince tabaka şeklinde su bazlı tıbbi losyonlar nemlendirici olarak kullanılabilir. Hekim kontrolü olmadan rasgele kortizonlu ve antibiyotikli kremler kullanılmaması önemli' diye konuştu. Şengöz, günde 2-3 defa çinko içeren losyonlar sürülmesinin de faydalı olacağını dile getirdi

İsilik daha çok yaz aylarında görülüyor. Bebeğin kıyafetlerinin sıkı olması, terin kolay buharlaşmaması ve  bebeğin yıkanmaması isiliği kolaylaştırıyor. 

 

Acıbadem Ataşehir Tıp Merkezi'den Cilt Hastalıkları Uzmanı Dr. Vildan Şengöz, 'Bebeğe banyo yaptırırken aşırı kurutan dezenfektan yapılı sabunlardan kaçınılmalı. Banyo sonrasında da ince tabaka şeklinde su bazlı tıbbi losyonlar nemlendirici olarak kullanılabilir. Hekim kontrolü olmadan rasgele kortizonlu ve antibiyotikli kremler kullanılmaması önemli' diye konuştu. Şengöz, günde 2-3 defa çinko içeren losyonlar sürülmesinin de faydalı olacağını dile getirdi

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/6/2010 / kadin-sagligi , Sağlık

Kızmı istiyorsunuz o zaman yapmanız gerekenler

HOLLANDA’daki Maastricht Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, kız çocuk sahibi olmak isteyen annelerin “tuzlu” yiyeceklerden ve “muz”dan uzak durmaları gerekiyor. Daha önce yapılan araştırmalar sodyum ve potasyum zengini yiyeceklerin yenmesi gerektiğini belirtirken, son araştırmalar kalsiyum ve magnezyum içerikli yiyeceklerin kız çocuk sahibi olmada daha etkili olduğunu gösterdi.
Kız isteyen anne adaylarının kalsiyum içerikli yoğurt, peynir, ıspanak, badem, brokoli, portakal, somon balığı ve yulaf ezmesi ile magnezyum içerikli kaju fıstığı, fasulye, buğday gevreği gibi yiyecekleri yemesi gerektiği belirtildi. Bilim adamları, babanın yediklerinin çocuğun cinsiyetini belirlemede herhangi bir etkisinin olmadığını da savundu.

HOLLANDA’daki Maastricht Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, kız çocuk sahibi olmak isteyen annelerin “tuzlu” yiyeceklerden ve “muz”dan uzak durmaları gerekiyor. Daha önce yapılan araştırmalar sodyum ve potasyum zengini yiyeceklerin yenmesi gerektiğini belirtirken, son araştırmalar kalsiyum ve magnezyum içerikli yiyeceklerin kız çocuk sahibi olmada daha etkili olduğunu gösterdi.
Kız isteyen anne adaylarının kalsiyum içerikli yoğurt, peynir, ıspanak, badem, brokoli, portakal, somon balığı ve yulaf ezmesi ile magnezyum içerikli kaju fıstığı, fasulye, buğday gevreği gibi yiyecekleri yemesi gerektiği belirtildi. Bilim adamları, babanın yediklerinin çocuğun cinsiyetini belirlemede herhangi bir etkisinin olmadığını da savundu.

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/6/2010 / genel-saglik , Sağlık

Tükürüğün yararları (bilmediğiniz özellikleri)

Opiorfin molekülünü 2006’da keşfeden Fransa’daki Pasteur Enstitüsü’nden Catherine Rougeot ve ekibi, genetiği insana yüzde 99 benzeyen fareler üzerinde deney yaparken buldukları molekülün bazı antidepresanlar kadar etkili olduğunu belirledi. Molekül üzerinde sürdürülen araştırmalarda, "opiorfin"in depresyona karşı etkili olabileceği de tespit edildi.

"Journal of Physiology and Pharmacology" adlı dergide iki makale yayımlanan bilim adamları, opiorfinin morfin kadar etkili olmasının yanı sıra, yan etkilerinin çok daha az olduğunu belirtti. Araştırmacılar ayrıca bu molekülün "imipramin" adlı antidepresan kadar etkili olduğuna ve yan etkisinin bulunmadığına dikkati çekti.

Bu molekül ışığında birbirine genellikle bağlı olan acı ve depresyonu aynı anda giderebilecek bir ilaç geliştirmeyi uman bilim adamları, yine de bu molekülle ilgili daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirtti.

Fareler üzerinde yapılan deneyde, 1 miligram opiorfinin uyuşturucu etkisinin, kilogram başına 3 ila 6 milligramlık morfine eşit olduğu belirlenmişti.

Araştırmaya imza atan Rougeot ve ekibi 2006’da opiorfinin nasıl üretildiğinin henüz gizemini koruduğunu, insandaki başka dokularda da bulunmasının insanlarda kullanımını mümkün kılabileceğini vurgulamıştı.

Milliyet

Opiorfin molekülünü 2006’da keşfeden Fransa’daki Pasteur Enstitüsü’nden Catherine Rougeot ve ekibi, genetiği insana yüzde 99 benzeyen fareler üzerinde deney yaparken buldukları molekülün bazı antidepresanlar kadar etkili olduğunu belirledi. Molekül üzerinde sürdürülen araştırmalarda, "opiorfin"in depresyona karşı etkili olabileceği de tespit edildi.

"Journal of Physiology and Pharmacology" adlı dergide iki makale yayımlanan bilim adamları, opiorfinin morfin kadar etkili olmasının yanı sıra, yan etkilerinin çok daha az olduğunu belirtti. Araştırmacılar ayrıca bu molekülün "imipramin" adlı antidepresan kadar etkili olduğuna ve yan etkisinin bulunmadığına dikkati çekti.

Bu molekül ışığında birbirine genellikle bağlı olan acı ve depresyonu aynı anda giderebilecek bir ilaç geliştirmeyi uman bilim adamları, yine de bu molekülle ilgili daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirtti.

Fareler üzerinde yapılan deneyde, 1 miligram opiorfinin uyuşturucu etkisinin, kilogram başına 3 ila 6 milligramlık morfine eşit olduğu belirlenmişti.

Araştırmaya imza atan Rougeot ve ekibi 2006’da opiorfinin nasıl üretildiğinin henüz gizemini koruduğunu, insandaki başka dokularda da bulunmasının insanlarda kullanımını mümkün kılabileceğini vurgulamıştı.

Milliyet

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/6/2010 / goz-sagligi , Sağlık

Yalancı şaşılık nedir

Şaşılığın gözlerin tam karşıya bakarken paralel olmaması olarak adlandırıldığını belirten, Hisar Intercontinental Hospital Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Ali Sipahier, bu durumun her bir gözdeki 6 kasın birinin ya da birkaçının düzgün fonksiyon görmemesinden kaynaklandığını belirtti.Sipahier, göz kaymaları içe, dışa aşağıya ya da yukarıya doğru görülebilir, şaşılık doğumsal olabileceği gibi düzeltilmeyen kırılma kusurlarına (miyop, hipermetrop, astigmat), göz kaslarının anomalilerine, nörolojik hastalıklara ve travmaya bağlı olarak da ortaya çıkabileceğini vurguladı.

GEÇECEK DİYE BEKLENMEDEN DOKTORA BAŞVURULMALI!…

Yalancı şaşılık ise; bebeklerde sık olarak izlenen burun kökü basıklığı özellikle yan bakışlarda içe kayma izlenimi ortaya çıkarabilir. Yüz asimetrisi ve göz kapağı anomalilerinde de görülebilen bu duruma yalancı şaşılık ya da kayma adı verilir. Yalancı kaymalarda herhangi bir tedavi uygulanmaz. Hisar Intercontinental Hospital Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Ali Sipahier, şaşılık konusunda yanlış bilinen bir inanış “çocuk belli bir yaşa gelinceye kadar kaymanın normal olabileceğidir”.dedi. Gerçek olan her türlü kaymanın patolojik olduğudur. Doğumsal katarakt, göz içi tümörleri gibi sebepler de gözde kayma oluşturabileceği için şüpheli durumlarda derhal bir göz hekimine başvurmak gerekir.

ŞAŞILIĞIN EN YAYGIN NEDENİ DÜZELTİLMEMİŞ KIRILMA KUSURLARIDIR…

Gözlük kullanılması: Şaşlığı en yaygın görülen nedeni düzeltilmemiş refraksiyon(kırılma) kusurlarıdır. Özelikle 2-3 yaş civarında ortaya çıkan bu tür kaymaların tedavisinde mutlaka gözlük kullanılması gerekir. Gözlükle hem görme kalitesi yükselir hem de çoğunlukla kayma ortadan kalkar. Şaşılık tedavisinin uzun süren zahmetli bir tedavi olduğu unutulmamalıdır.

Kapama tedavisi: Şaşılığa ya da iki göz arasında numara farkına bağlı göz tembelliği gelişen olgularda mutlaka uygulanması gereken bir tedavidir.

Ortoptik tedavi: Görme yeteneğini ve üç boyutlu görme hissini arttırmak amacıyla uygulanan tedavilerdir.

Cerrahi: Refraksiyon kusuruna bağlı olarak gelişmeyen ya da gözlük ile istenilen seviyede düzeltilemeyen kaymalarda uygulanan bir yöntemdir. Cerrahi tedavi gözlükten kurtulmak için yapılan bir tedavi değildir. Ameliyat sonrası gerekiyorsa gözlük kullanılmaya devam edilir.

Şaşılığın gözlerin tam karşıya bakarken paralel olmaması olarak adlandırıldığını belirten, Hisar Intercontinental Hospital Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Ali Sipahier, bu durumun her bir gözdeki 6 kasın birinin ya da birkaçının düzgün fonksiyon görmemesinden kaynaklandığını belirtti.Sipahier, göz kaymaları içe, dışa aşağıya ya da yukarıya doğru görülebilir, şaşılık doğumsal olabileceği gibi düzeltilmeyen kırılma kusurlarına (miyop, hipermetrop, astigmat), göz kaslarının anomalilerine, nörolojik hastalıklara ve travmaya bağlı olarak da ortaya çıkabileceğini vurguladı.

GEÇECEK DİYE BEKLENMEDEN DOKTORA BAŞVURULMALI!…

Yalancı şaşılık ise; bebeklerde sık olarak izlenen burun kökü basıklığı özellikle yan bakışlarda içe kayma izlenimi ortaya çıkarabilir. Yüz asimetrisi ve göz kapağı anomalilerinde de görülebilen bu duruma yalancı şaşılık ya da kayma adı verilir. Yalancı kaymalarda herhangi bir tedavi uygulanmaz. Hisar Intercontinental Hospital Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Ali Sipahier, şaşılık konusunda yanlış bilinen bir inanış “çocuk belli bir yaşa gelinceye kadar kaymanın normal olabileceğidir”.dedi. Gerçek olan her türlü kaymanın patolojik olduğudur. Doğumsal katarakt, göz içi tümörleri gibi sebepler de gözde kayma oluşturabileceği için şüpheli durumlarda derhal bir göz hekimine başvurmak gerekir.

ŞAŞILIĞIN EN YAYGIN NEDENİ DÜZELTİLMEMİŞ KIRILMA KUSURLARIDIR…

Gözlük kullanılması: Şaşlığı en yaygın görülen nedeni düzeltilmemiş refraksiyon(kırılma) kusurlarıdır. Özelikle 2-3 yaş civarında ortaya çıkan bu tür kaymaların tedavisinde mutlaka gözlük kullanılması gerekir. Gözlükle hem görme kalitesi yükselir hem de çoğunlukla kayma ortadan kalkar. Şaşılık tedavisinin uzun süren zahmetli bir tedavi olduğu unutulmamalıdır.

Kapama tedavisi: Şaşılığa ya da iki göz arasında numara farkına bağlı göz tembelliği gelişen olgularda mutlaka uygulanması gereken bir tedavidir.

Ortoptik tedavi: Görme yeteneğini ve üç boyutlu görme hissini arttırmak amacıyla uygulanan tedavilerdir.

Cerrahi: Refraksiyon kusuruna bağlı olarak gelişmeyen ya da gözlük ile istenilen seviyede düzeltilemeyen kaymalarda uygulanan bir yöntemdir. Cerrahi tedavi gözlükten kurtulmak için yapılan bir tedavi değildir. Ameliyat sonrası gerekiyorsa gözlük kullanılmaya devam edilir.

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/6/2010 / ruh-sagligi , Sağlık

Kötü şoförlük hastalık belirtisi olabilir

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında başlayan, etkisi tüm bir yaşama yayılabilen, süreğen bir nöropsikiyatrik bozukluk olarak tanımlanıyor. 

Türkiye Psikiyatri Derneği Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Bilimsel Çalışma Birimi Koordinatörü Doç. Dr. Cengiz Tuğlu, Türk toplumundaki DEHB yaygınlığının çocuklukta yüzde 8, ergenlikte yüzde 6 ve erişkinlikte yüzde 4 olduğunu söyledi.

Çocukluk çağında var olan dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsel davranışların okula başlamayla fark edilir bir hale geldiğini belirten Doç. Tuğlu, "Sınıfta oturamayan, oyunlarda arkadaşları ile yoğun sorunlar yaşayan ve okuma faaliyetlerinde gecikebilen çocuklar görece hızlı fark edilip tıbbi yardım almaları için yönlendirilebilmektedir. Yani önde gelen belirtiler hiperaktivite olduğunda, dikkatsizlikle ilgili belirtilerin önde olduğu durumlara göre daha erken tedavi başvurusu olmaktadır. Yine de tedavi arayışı ve etkin tedavilere ulaşma sayıları bozukluğun yaygınlığı değerlendirildiğinde oldukça düşüktür" dedi.

İş yerinde verimsizlik, aklına ilk geleni söyleme ve kötü şoförlüğün dikkat eksikliği ve hiperaktivite belirtisi olabildiğini belirten Doç. Cengiz Tuğlu, DEHB'nin yaşla birlikte gösterdiği gelişimi şöyle anlattı:"Yaşın ilerlemesiyle birlikte görülme sıklığındaki azalma aslında rahatsızlık belirtilerinde azalma olduğuna işaret eder. Sıklıkla belirtiler tamamen ortadan kalkmamıştır. Dönemin özelliklerin de eklenmesi nedeniyle özellikle ergenlerde bozukluğun varlığı riskli sağlık davranışlarının tavan yapmasına ve ileriye doğru kalıcı zararlara yol açmaktadır. Yine de iyi bilinen aşırı hareketlilik ve sonuçlarını düşünmeden yani dürtüsel davranışlarda bulunmanın zaman içerisinde azalma eğiliminde olduğu söylenebilir. Ancak bu azalma eğilimine rağmen erişkin DEHB olan bireylerde bir işe başlayamama, iş yerinde verimsizlik ve kötü zaman yönetimi, çok sayıda işe başlanmasına rağmen bir çoğunu bitirememe, bir toplantı boyunca oturamama, stresle baş edememe ve öfke atakları, aklına ilk geleni söyleme eğilimi, kötü şoförlük sorunları ve evlilik ve sorumluluklarının idaresi ile ilgili yoğun sorunlar sıklıkla ortaya çıkar ya da sürer gider. Bu bozukluk yetişkinlerde ele alınırken çocukluk döneminden farklı olarak erişkin yaşamının karmaşıklığı gözetilmeli ve yaşla birlikte belirtilerdeki değişime önem gösterilmelidir.

ERKEKLER DIŞA VURUYOR, KIZLAR KABULLENİYOR
Çocukluk döneminde çeşitli çalışmalarda erkek-kız oranı 2-1 ile 6-1 arasında bildirilirken erişkinlerde eşit, yani 1-1 bulunmuştur. Yaşla birlikte ortaya çıkan cinsiyet oranlarındaki bu değişimin çeşitli açıklamaları olabilir. Bunlardan biri erişkin dönemde özellikle dikkat eksikliği semptomlarının soruna yol açması ve kadınlarda dikkat eksikliği belirtilerinin baskın olmasıyla cinsiyet oranının eşitlenmesidir. Belirtilerini dışa vuran erkeklerin tersine kız çocuklar genellikle olumsuz geri bildirimleri içselleştirme, özür dileme, uyum sağlamaya çalışma, suçu üzerine alma ve kavga etmeme eğilimindedirler. Beklentileri karşılamak için daha çok çalışarak ve yetersizlikleriyle başa çıkarak başarılı öğrenciler olmayı lise dönemine dek sağlayabilirler. Ama bozukluğun daha sessiz seyrediyor olması ve bu nedenle müdahale edilebilir olan bir sorun alanına gereken müdahaleleri yapamama kadınların yaşamına, özellikle onların akademik gelişimlerine önemli zararlar vermektedir."

TEDAVİ EDİLMEZSE TABLO AĞIRLAŞIYOR
Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi de olan Doç. Dr. Cengiz Tuğlu, devam eden dikkatsizlik ve hiperaktivitenin mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini vurguladı ve şunları söyledi: 

"Erişkin dönemde DEHB kişinin davranışlarını, duygularını, ilişkilerini ve kendisini nasıl değerlendirdiğini güçlü şekilde etkiler. Erişkin dönemde özsaygı ve utancın birincil belirleyicisi kişinin kendini çocukluk ve ergenlik döneminde nasıl değerlendirdiğidir. Dikkatin çelinebilirliği, organize olamama, verilen görevleri sürdürme güçlüğü ve dürtüsellik gibi özgül belirtiler DEHB olan bireylerin etkili başa çıkma becerileri geliştirmelerini öğrenme ya da kullanmalarını önleyebilir. Etkili başa çıkma becerilerinin yokluğu nedeniyle bu bozukluğa sahip kişilerin çoğu yineleyen başarısızlıklar yaşamıştır ya da yenilgi olarak adlandırabilecekleri deneyimleri olmuştur. Bu başarısızlık öyküleri kişinin kendi hakkında olumsuz düşünceler geliştirmesine yol açabilir. Bunun yanı sıra üstlendikleri görevler konusunda da işlevsel olmayan düşünceler geliştirebilirler. Sonuç olarak ortaya çıkan bu olumsuz düşünce ve inançlar var olan kaçınma davranışları ya da çelinebilirliği arttırabilir.

ÖNLENEBİLİR KAYIPLARI ENGELLEMEK MÜMKÜN
Yaşam boyu devam eden dikkatsizlik, dürtüsellik ya da hiperaktivite yakınmaları olan tüm erişkinlerde DEHB tanısı akla gelmelidir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu yaşama, kişiler arası ilişkilere, okul ve iş dünyasına yansıyan olumsuz etkileri açısından toplumun ve sağlık hizmetlerinin önemli sorunlarından birisidir.
 

DEHB ister çocukluk, ister erişkinlik döneminde olsun sadece hastaları değil çevrelerini, ailelerini, ebeveynlerini de etkiler. Riskli sağlık davranışları açısından tehdit altında olan ergen ve genç erişkinlerde DEHB varlığında sigara ve madde kötüye kullanımı, yasal sorunlar, kötü akran ilişkileri, kendine güven kaybı, okul ve iş başarısında düşüklük ve psikiyatrik eş tanılar gözlenir. Tedavi edilmediğinde süreklilik gösteren bu rahatsızlığın doğru bir şekilde tanısının konup uygun tedavileri alması önemlidir. Önlenebilir kayıplara engel olabilmek için rahatsızlık fark edildiğinde tüm tedavi imkanları kullanılarak etkin bir tedavi hızlı ve dikkatli bir biçimde başlatılmalıdır. Bunun sağlanması için DEHB belirtileri olanların öncelikle bir psikiyatri uzmanına başvurması ve DEHB yakınmaları olan bireylerin psikiyatri uzmanına yönlendirilmesi gereklidir."

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında başlayan, etkisi tüm bir yaşama yayılabilen, süreğen bir nöropsikiyatrik bozukluk olarak tanımlanıyor. 

Türkiye Psikiyatri Derneği Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Bilimsel Çalışma Birimi Koordinatörü Doç. Dr. Cengiz Tuğlu, Türk toplumundaki DEHB yaygınlığının çocuklukta yüzde 8, ergenlikte yüzde 6 ve erişkinlikte yüzde 4 olduğunu söyledi.

Çocukluk çağında var olan dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsel davranışların okula başlamayla fark edilir bir hale geldiğini belirten Doç. Tuğlu, "Sınıfta oturamayan, oyunlarda arkadaşları ile yoğun sorunlar yaşayan ve okuma faaliyetlerinde gecikebilen çocuklar görece hızlı fark edilip tıbbi yardım almaları için yönlendirilebilmektedir. Yani önde gelen belirtiler hiperaktivite olduğunda, dikkatsizlikle ilgili belirtilerin önde olduğu durumlara göre daha erken tedavi başvurusu olmaktadır. Yine de tedavi arayışı ve etkin tedavilere ulaşma sayıları bozukluğun yaygınlığı değerlendirildiğinde oldukça düşüktür" dedi.

İş yerinde verimsizlik, aklına ilk geleni söyleme ve kötü şoförlüğün dikkat eksikliği ve hiperaktivite belirtisi olabildiğini belirten Doç. Cengiz Tuğlu, DEHB'nin yaşla birlikte gösterdiği gelişimi şöyle anlattı:"Yaşın ilerlemesiyle birlikte görülme sıklığındaki azalma aslında rahatsızlık belirtilerinde azalma olduğuna işaret eder. Sıklıkla belirtiler tamamen ortadan kalkmamıştır. Dönemin özelliklerin de eklenmesi nedeniyle özellikle ergenlerde bozukluğun varlığı riskli sağlık davranışlarının tavan yapmasına ve ileriye doğru kalıcı zararlara yol açmaktadır. Yine de iyi bilinen aşırı hareketlilik ve sonuçlarını düşünmeden yani dürtüsel davranışlarda bulunmanın zaman içerisinde azalma eğiliminde olduğu söylenebilir. Ancak bu azalma eğilimine rağmen erişkin DEHB olan bireylerde bir işe başlayamama, iş yerinde verimsizlik ve kötü zaman yönetimi, çok sayıda işe başlanmasına rağmen bir çoğunu bitirememe, bir toplantı boyunca oturamama, stresle baş edememe ve öfke atakları, aklına ilk geleni söyleme eğilimi, kötü şoförlük sorunları ve evlilik ve sorumluluklarının idaresi ile ilgili yoğun sorunlar sıklıkla ortaya çıkar ya da sürer gider. Bu bozukluk yetişkinlerde ele alınırken çocukluk döneminden farklı olarak erişkin yaşamının karmaşıklığı gözetilmeli ve yaşla birlikte belirtilerdeki değişime önem gösterilmelidir.

ERKEKLER DIŞA VURUYOR, KIZLAR KABULLENİYOR
Çocukluk döneminde çeşitli çalışmalarda erkek-kız oranı 2-1 ile 6-1 arasında bildirilirken erişkinlerde eşit, yani 1-1 bulunmuştur. Yaşla birlikte ortaya çıkan cinsiyet oranlarındaki bu değişimin çeşitli açıklamaları olabilir. Bunlardan biri erişkin dönemde özellikle dikkat eksikliği semptomlarının soruna yol açması ve kadınlarda dikkat eksikliği belirtilerinin baskın olmasıyla cinsiyet oranının eşitlenmesidir. Belirtilerini dışa vuran erkeklerin tersine kız çocuklar genellikle olumsuz geri bildirimleri içselleştirme, özür dileme, uyum sağlamaya çalışma, suçu üzerine alma ve kavga etmeme eğilimindedirler. Beklentileri karşılamak için daha çok çalışarak ve yetersizlikleriyle başa çıkarak başarılı öğrenciler olmayı lise dönemine dek sağlayabilirler. Ama bozukluğun daha sessiz seyrediyor olması ve bu nedenle müdahale edilebilir olan bir sorun alanına gereken müdahaleleri yapamama kadınların yaşamına, özellikle onların akademik gelişimlerine önemli zararlar vermektedir."

TEDAVİ EDİLMEZSE TABLO AĞIRLAŞIYOR
Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi de olan Doç. Dr. Cengiz Tuğlu, devam eden dikkatsizlik ve hiperaktivitenin mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini vurguladı ve şunları söyledi: 

"Erişkin dönemde DEHB kişinin davranışlarını, duygularını, ilişkilerini ve kendisini nasıl değerlendirdiğini güçlü şekilde etkiler. Erişkin dönemde özsaygı ve utancın birincil belirleyicisi kişinin kendini çocukluk ve ergenlik döneminde nasıl değerlendirdiğidir. Dikkatin çelinebilirliği, organize olamama, verilen görevleri sürdürme güçlüğü ve dürtüsellik gibi özgül belirtiler DEHB olan bireylerin etkili başa çıkma becerileri geliştirmelerini öğrenme ya da kullanmalarını önleyebilir. Etkili başa çıkma becerilerinin yokluğu nedeniyle bu bozukluğa sahip kişilerin çoğu yineleyen başarısızlıklar yaşamıştır ya da yenilgi olarak adlandırabilecekleri deneyimleri olmuştur. Bu başarısızlık öyküleri kişinin kendi hakkında olumsuz düşünceler geliştirmesine yol açabilir. Bunun yanı sıra üstlendikleri görevler konusunda da işlevsel olmayan düşünceler geliştirebilirler. Sonuç olarak ortaya çıkan bu olumsuz düşünce ve inançlar var olan kaçınma davranışları ya da çelinebilirliği arttırabilir.

ÖNLENEBİLİR KAYIPLARI ENGELLEMEK MÜMKÜN
Yaşam boyu devam eden dikkatsizlik, dürtüsellik ya da hiperaktivite yakınmaları olan tüm erişkinlerde DEHB tanısı akla gelmelidir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu yaşama, kişiler arası ilişkilere, okul ve iş dünyasına yansıyan olumsuz etkileri açısından toplumun ve sağlık hizmetlerinin önemli sorunlarından birisidir.
 

DEHB ister çocukluk, ister erişkinlik döneminde olsun sadece hastaları değil çevrelerini, ailelerini, ebeveynlerini de etkiler. Riskli sağlık davranışları açısından tehdit altında olan ergen ve genç erişkinlerde DEHB varlığında sigara ve madde kötüye kullanımı, yasal sorunlar, kötü akran ilişkileri, kendine güven kaybı, okul ve iş başarısında düşüklük ve psikiyatrik eş tanılar gözlenir. Tedavi edilmediğinde süreklilik gösteren bu rahatsızlığın doğru bir şekilde tanısının konup uygun tedavileri alması önemlidir. Önlenebilir kayıplara engel olabilmek için rahatsızlık fark edildiğinde tüm tedavi imkanları kullanılarak etkin bir tedavi hızlı ve dikkatli bir biçimde başlatılmalıdır. Bunun sağlanması için DEHB belirtileri olanların öncelikle bir psikiyatri uzmanına başvurması ve DEHB yakınmaları olan bireylerin psikiyatri uzmanına yönlendirilmesi gereklidir."

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/6/2010 / diyet-beslenme , Sağlık

Bayram şekerine dikkat

Ramazan Bayramı, belki de en çok diyabet hastalarını zorluyor. Şeker, çikolata ve çeşitli tatlıların bol yendiği bu bayramda diyabet hastalarının daha fazla özen göstermesi ve daha dikkatli davranması gerekiyor. 

Bayramda yenen tatlı yiyeceklerin diyabet hastaları için ciddi tehlike yarattığını belirten Dr. Barış Mutluer, diyabetin, karbonhidratlar başta olmak üzere protein ve yağ ile ilişkili bir metabolizma hastalığı olduğunu hatırlatıyor. 

"Kan şekerinin sürekli yüksek olması diyabet hastalığını belirleyen en önemli özelliktir. Bu hastalıktaki ana metabolik bozukluk, kan yoluyla taşınan glikozun hücrelerin içine girememesinden kaynaklanır" diyen Dr. Mutluer, şöyle konuşuyor:

"Sağlıklı bir vücutta glikoz, pankreas tarafından salgılanan insülin hormonunun yardımıyla hücreye giriyor ve orada yakılarak enerjiye dönüşüyor. Glikozun hücrelere girememesi anlamına gelen diyabet, insülin hormonu yetersizliğine ve/veya insülinin etkilediği reseptörlerin bozukluğuna bağlı olarak gelişiyor. Çoğunlukla çocuklar ve gençlerde görülen Tip 1 diyabette insülin yetersizliğinden dolayı hastalar ömür boyu insülin hormonunu dışarıdan enjeksiyonla almak zorunda kalıyor. Tip 2 diyabet ise çoğunlukla erişkinlerde ve şişman kişilerde görülürken, hastalar uzun süre insülin ihtiyacı olmadan yaşamlarını sürdürebiliyor."

GİZLİ ŞEKERE DİKKAT!
Dr. Mutluer, Ramazan Bayramı süresince diyabetin kendini gizleyen, sinsi türüne karşı dikkatli olunması gerektiğini söylüyor. "Gizli şeker, normal glikoz seviyesiyle diyabet arasındaki metabolik durumu belirtiyor. Açlık kan şekerinin 110 mg/dl'nin üzerinde, 140 mg/dl'nin altında olması, bozuk glikoz toleransı olarak tanımlanıyor. Gizli şekeri olan kişilerin gün boyu kan şekerleri normal seyrediyor. Ancak, bu kişiler Tip 2 diyabet için en potansiyel grup oldukları için yaşam ve beslenme biçimlerini mutlak düzenlemeleri gerekiyor."

ŞEKERİ DENGELEYEN BESİNLER TÜKETİN
Dr. Barış Mutluer, şeker diyetinde amacın kan şekerini normale yakın seviyede tutmak olduğunu belirterek beslenmeyle ilgili şu önerilerde bulunuyor: 

"Küp ve toz şeker, reçel, pekmez, bal, çikolata, dondurma, helva çeşitleri, hazır meyve suları, pasta ve tatlılar, kurutulmuş meyve gibi yiyecek ve içeceklerdeki şeker, vücudumuzda hızla glikoza çevrilerek kana geçtiğinden ve kan şekerinde ani yükselmeler yaptığından, bu tür yiyeceklerin diyette yer almaması gerekiyor. Posa içeriği yüksek olan nişastalı yiyecekler (kepekli ekmek, bulgur, kuru baklagiller gibi) kan şekerinin daha geç ve daha yavaş yükselmesini sağlıyor. Dolayısıyla bu tip yiyeceklere diyette daha çok yer vermek gerekiyor.Et, süt, yumurta, balık gibi gıdalarda bulunan proteinler, vücut dokularının gelişmesini ve gerektiğinde onarılmasını sağlamanın yanı sıra enerji elde etmek amacıyla da kullanılıyor. Ancak, kan şekerinin uzun süre kontrollü olmaması böbrekleri etkileyebiliyor. Böyle bir durumda protein azaltımına gidilmesinde fayda var. Zeytinyağı, ayçiçeği yağı gibi bitkisel özlü sıvı yağlar, margarin, salam, sucuk gibi et ürünleri, fındık, fıstık, gibi kuruyemişler yağ bakımından zengin yiyeceklerdir. Yağlar vücutta depolanıp daha sonra enerji elde etmek amacıyla kullanılıyor. Ancak yağların, günlük diyetin küçük bir bölümünü oluşturması gerekiyor."

Ramazan Bayramı, belki de en çok diyabet hastalarını zorluyor. Şeker, çikolata ve çeşitli tatlıların bol yendiği bu bayramda diyabet hastalarının daha fazla özen göstermesi ve daha dikkatli davranması gerekiyor. 

Bayramda yenen tatlı yiyeceklerin diyabet hastaları için ciddi tehlike yarattığını belirten Dr. Barış Mutluer, diyabetin, karbonhidratlar başta olmak üzere protein ve yağ ile ilişkili bir metabolizma hastalığı olduğunu hatırlatıyor. 

"Kan şekerinin sürekli yüksek olması diyabet hastalığını belirleyen en önemli özelliktir. Bu hastalıktaki ana metabolik bozukluk, kan yoluyla taşınan glikozun hücrelerin içine girememesinden kaynaklanır" diyen Dr. Mutluer, şöyle konuşuyor:

"Sağlıklı bir vücutta glikoz, pankreas tarafından salgılanan insülin hormonunun yardımıyla hücreye giriyor ve orada yakılarak enerjiye dönüşüyor. Glikozun hücrelere girememesi anlamına gelen diyabet, insülin hormonu yetersizliğine ve/veya insülinin etkilediği reseptörlerin bozukluğuna bağlı olarak gelişiyor. Çoğunlukla çocuklar ve gençlerde görülen Tip 1 diyabette insülin yetersizliğinden dolayı hastalar ömür boyu insülin hormonunu dışarıdan enjeksiyonla almak zorunda kalıyor. Tip 2 diyabet ise çoğunlukla erişkinlerde ve şişman kişilerde görülürken, hastalar uzun süre insülin ihtiyacı olmadan yaşamlarını sürdürebiliyor."

GİZLİ ŞEKERE DİKKAT!
Dr. Mutluer, Ramazan Bayramı süresince diyabetin kendini gizleyen, sinsi türüne karşı dikkatli olunması gerektiğini söylüyor. "Gizli şeker, normal glikoz seviyesiyle diyabet arasındaki metabolik durumu belirtiyor. Açlık kan şekerinin 110 mg/dl'nin üzerinde, 140 mg/dl'nin altında olması, bozuk glikoz toleransı olarak tanımlanıyor. Gizli şekeri olan kişilerin gün boyu kan şekerleri normal seyrediyor. Ancak, bu kişiler Tip 2 diyabet için en potansiyel grup oldukları için yaşam ve beslenme biçimlerini mutlak düzenlemeleri gerekiyor."

ŞEKERİ DENGELEYEN BESİNLER TÜKETİN
Dr. Barış Mutluer, şeker diyetinde amacın kan şekerini normale yakın seviyede tutmak olduğunu belirterek beslenmeyle ilgili şu önerilerde bulunuyor: 

"Küp ve toz şeker, reçel, pekmez, bal, çikolata, dondurma, helva çeşitleri, hazır meyve suları, pasta ve tatlılar, kurutulmuş meyve gibi yiyecek ve içeceklerdeki şeker, vücudumuzda hızla glikoza çevrilerek kana geçtiğinden ve kan şekerinde ani yükselmeler yaptığından, bu tür yiyeceklerin diyette yer almaması gerekiyor. Posa içeriği yüksek olan nişastalı yiyecekler (kepekli ekmek, bulgur, kuru baklagiller gibi) kan şekerinin daha geç ve daha yavaş yükselmesini sağlıyor. Dolayısıyla bu tip yiyeceklere diyette daha çok yer vermek gerekiyor.Et, süt, yumurta, balık gibi gıdalarda bulunan proteinler, vücut dokularının gelişmesini ve gerektiğinde onarılmasını sağlamanın yanı sıra enerji elde etmek amacıyla da kullanılıyor. Ancak, kan şekerinin uzun süre kontrollü olmaması böbrekleri etkileyebiliyor. Böyle bir durumda protein azaltımına gidilmesinde fayda var. Zeytinyağı, ayçiçeği yağı gibi bitkisel özlü sıvı yağlar, margarin, salam, sucuk gibi et ürünleri, fındık, fıstık, gibi kuruyemişler yağ bakımından zengin yiyeceklerdir. Yağlar vücutta depolanıp daha sonra enerji elde etmek amacıyla kullanılıyor. Ancak yağların, günlük diyetin küçük bir bölümünü oluşturması gerekiyor."

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/5/2010 / tup-bebek , Sağlık

Tüp bebek için alternatif yöntemler

Tekrarlayan tedavi yöntemleri, tüp bebek denemeleri, düşük gibi nedenlerle çocuk sahibi olamayanlar için genetik tanı yöntemi olan CGH (Komparatif Genomik Hibridizasyon) yöntemi, Türkiye'de de uygulanmaya başlandı.

 

CGH ile yumurtanın genetik sorun varlığı ve kromozomların normal olup olmadığı tespit edilerek sağlıklı yumurtalar dondurularak, hamilelik istendiğinde sağlıklı ve kromozomu normal yumurtalar çözdürülerek dölleniyor. Bu sayede, hem gebelik şansı artıyor hem de özürlü ya da down sendromlu bebek riski azalıyor.

Maya Tüp Bebek ve Kadın Sağlığı Merkezi Tıbbi Direktörü ve Kadın Hastalıkları-Doğum Uzmanı Operatör Dr. Osman Denizhan Özgün, AA muhabirine yaptığı açıklamada, başarılı bir gebeliğin sağlanması ve sağlıklı bir bebeğin dünyaya gelmesinin, embriyonun sağlıklı kromozom yapısına sahip olmasına bağlı olduğunu söyledi.

Kromozom yapısının sağlıklı olmaması halinde çoğu zaman vücudun gebeliği gerçekleştirmediği ya da düşükle sonlandırdığını belirten Özgün, tekrarlayan tüp bebek yöntemi sonrasında gebelik sağlanamaması ya da gebeliklerin düşükle sonuçlanması; normal yollarda sağlanan gebeliklerde düşük görülmesi durumunda mutlaka nedenin tespit edilmesi gerektiğine dikkati çekti. Özgün, bu gibi durumlarda genetik bozukluk olup olmadığının araştırılması gerektiğini vurgulayarak, ''Çünkü, kromozom yapısındaki bozukluklar yüzde 65 oranında yer tutuyor'' dedi.

''TEK EMBRİYO TRANSFERİNDE YÜZDE 70-75 GEBELİK ŞANSI''

Son 1.5 yıldır ABD ve İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde CGH yönteminin uygulandığını anlatan Özgün, yöntemi kendilerinin de uluslararası merkezlerle işbirliği içerisinde uyguladıklarını söyledi. Özgün, ''Bu yöntemle tek embriyo transferinde dünyada yüzde 70-75 gebelik şansı elde edildi'' diye konuştu.

PGD ile gebelik oluşması ve gebeliğin gelişimini engelleyen belli başlı kromozomal kusurların incelendiğine işaret eden Özgün, şöyle devam etti:

''Oysa CGH ile tüm kromozomlar incelenebiliyor ve incelenen embriyoların gebelik oluşumunu veya devamını etkileyen kusurları tespit edilerek anne adayına nakledilmesi engelleniyor. Embriyo, anne karnına yerleştirilmeden test edilerek, sadece kromozomları normal olanlar rahim içine konulduğu için özürlü veya down sendromlu bebek riski neredeyse sıfıra iniyor. Kısırlık tedavisinde yüzde 30-40 olan gebelik oranı da bu yöntemle yüzde 60-80'lere çıkıyor. Öte yandan CGH, tüp bebek yönteminde sıkça rastlanan çoğul gebelik riskini de azaltıyor. Çünkü, sağlam kromozom yapısına sahip embriyo elde edildiği için bir transferde bile sağlıklı gebeliğe ulaşılıyor.

İleri yaşta gebe kalmak isteyen ancak yumurtalarının sağlıksız olmasından endişe eden kadınlar için de umut taşıyor. Çünkü, dondurulacak olan yumurtalar tamamen sağlam olduğu test edilmiş olan yumurtalar olduğu için gebelik şansları artmış oluyor.''

TEKNİK KİMLERE UYGULANABİLİR?

Özgün'ün verdiği bilgiye göre HGH yöntemi, yaşı 38 ve üstünde olan anne adaylarına, herhangi bir anatomik-immünolojik problem tespit edilemediği halde embriyo transferi yapılmış ve en az 1 kez başarısız tüp bebek tedavisi olanlara uygulanabiliyor.

Bunun dışında anne adayının yaşına bakılmaksızın herhangi bir anatomik-immünolojik problem tespit edilememiş ve embriyo transferi yapıldığı halde önceden en az 2 kez başarısız tüp bebek tedavisi olanlar, önceden tüp bebek tedavisi ile implantasyon öncesi genetik tanı (PGD) uygulanmış ve en az bir tane normal embriyo belirlenerek transfer edilmesine rağmen olumlu sonuç alınamayanlar için de yöntem bir tercih olarak sunuluyor.

Daha önce tüp bebek tedavisi olsun olmasın herhangi bir anatomik, en az 2 kez nedeni belirlenemeyen gebelik kaybı bulunanlar; önceden tüp bebek tedavisi olan veya olmayan ancak bir veya birden fazla düşük yapıp, en az bir kez düşük nedeni olarak kromozomal bozukluk tespit edilmiş olanlara da yöntem başarıyla uygulanabiliyor.

NASIL UYGULANIYOR?

İlk olarak başvuruda bulunan hastanın öyküsü alınıyor. Kaç kez tedavi ile tüp bebek denemesi yapıldığı, normal yolla gebe kalıp kalmadığı, her iki yolla da gebelik sağlanması durumunda düşük olup olmadığı ve düşük sayısı kaydediliyor.

Ardından gebelik başarısı, anne adayının bağışıklık sistemi ve pıhtılaşma faktörlerinin belirlenmesine yönelik bazı testler yapılıyor. Bu testlerden olumsuz sonuç çıkmaması halinde genetik bozukluk olasılığı üzerinde duruluyor ve tedaviye karar veriliyor.

Merkezin laboratuvar sorumlusu biyolog doktor Enver Kerem Dirican'ın verdiği bilgiye göre, bu aşamalardan sonra ise anne adayı normal bir tüp bebek tedavisi alacakmış gibi hazırlanıyor. Uygulanan ilaç tedavisi ve bekleme süresinden sonra anne adayının yumurtaları toplanıyor, erkekten sperm alınıyor ve eşlenerek döllenme sağlanıyor. Döllenme sağlanan kaliteli yumurtalar 3. gün sonrasında 7-8 hücreli olanlardan mikroskop altında yumurtanın zarı deliniyor ve hücrelerden biri alınıyor ve yumurtalar donduruluyor. İki haftayı bulan inceleme sonrasında sağlıklı embriyo belirleniyor. İncelemenin doğruluk payı yüzde 95 oranında doğru çıkıyor''

İncelemede kromozom sayısına, tek gen hastalıklarına bakılıyor. Anne adayına ilaç verilerek gebelik için rahmi hazırlanıyor. Yaklaşık 1 aylık bir ilaç kullanımından sonra yumurta çözdürülüyor ve anne rahmine naklediliyor.

Tekrarlayan tedavi yöntemleri, tüp bebek denemeleri, düşük gibi nedenlerle çocuk sahibi olamayanlar için genetik tanı yöntemi olan CGH (Komparatif Genomik Hibridizasyon) yöntemi, Türkiye'de de uygulanmaya başlandı.

 

CGH ile yumurtanın genetik sorun varlığı ve kromozomların normal olup olmadığı tespit edilerek sağlıklı yumurtalar dondurularak, hamilelik istendiğinde sağlıklı ve kromozomu normal yumurtalar çözdürülerek dölleniyor. Bu sayede, hem gebelik şansı artıyor hem de özürlü ya da down sendromlu bebek riski azalıyor.

Maya Tüp Bebek ve Kadın Sağlığı Merkezi Tıbbi Direktörü ve Kadın Hastalıkları-Doğum Uzmanı Operatör Dr. Osman Denizhan Özgün, AA muhabirine yaptığı açıklamada, başarılı bir gebeliğin sağlanması ve sağlıklı bir bebeğin dünyaya gelmesinin, embriyonun sağlıklı kromozom yapısına sahip olmasına bağlı olduğunu söyledi.

Kromozom yapısının sağlıklı olmaması halinde çoğu zaman vücudun gebeliği gerçekleştirmediği ya da düşükle sonlandırdığını belirten Özgün, tekrarlayan tüp bebek yöntemi sonrasında gebelik sağlanamaması ya da gebeliklerin düşükle sonuçlanması; normal yollarda sağlanan gebeliklerde düşük görülmesi durumunda mutlaka nedenin tespit edilmesi gerektiğine dikkati çekti. Özgün, bu gibi durumlarda genetik bozukluk olup olmadığının araştırılması gerektiğini vurgulayarak, ''Çünkü, kromozom yapısındaki bozukluklar yüzde 65 oranında yer tutuyor'' dedi.

''TEK EMBRİYO TRANSFERİNDE YÜZDE 70-75 GEBELİK ŞANSI''

Son 1.5 yıldır ABD ve İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde CGH yönteminin uygulandığını anlatan Özgün, yöntemi kendilerinin de uluslararası merkezlerle işbirliği içerisinde uyguladıklarını söyledi. Özgün, ''Bu yöntemle tek embriyo transferinde dünyada yüzde 70-75 gebelik şansı elde edildi'' diye konuştu.

PGD ile gebelik oluşması ve gebeliğin gelişimini engelleyen belli başlı kromozomal kusurların incelendiğine işaret eden Özgün, şöyle devam etti:

''Oysa CGH ile tüm kromozomlar incelenebiliyor ve incelenen embriyoların gebelik oluşumunu veya devamını etkileyen kusurları tespit edilerek anne adayına nakledilmesi engelleniyor. Embriyo, anne karnına yerleştirilmeden test edilerek, sadece kromozomları normal olanlar rahim içine konulduğu için özürlü veya down sendromlu bebek riski neredeyse sıfıra iniyor. Kısırlık tedavisinde yüzde 30-40 olan gebelik oranı da bu yöntemle yüzde 60-80'lere çıkıyor. Öte yandan CGH, tüp bebek yönteminde sıkça rastlanan çoğul gebelik riskini de azaltıyor. Çünkü, sağlam kromozom yapısına sahip embriyo elde edildiği için bir transferde bile sağlıklı gebeliğe ulaşılıyor.

İleri yaşta gebe kalmak isteyen ancak yumurtalarının sağlıksız olmasından endişe eden kadınlar için de umut taşıyor. Çünkü, dondurulacak olan yumurtalar tamamen sağlam olduğu test edilmiş olan yumurtalar olduğu için gebelik şansları artmış oluyor.''

TEKNİK KİMLERE UYGULANABİLİR?

Özgün'ün verdiği bilgiye göre HGH yöntemi, yaşı 38 ve üstünde olan anne adaylarına, herhangi bir anatomik-immünolojik problem tespit edilemediği halde embriyo transferi yapılmış ve en az 1 kez başarısız tüp bebek tedavisi olanlara uygulanabiliyor.

Bunun dışında anne adayının yaşına bakılmaksızın herhangi bir anatomik-immünolojik problem tespit edilememiş ve embriyo transferi yapıldığı halde önceden en az 2 kez başarısız tüp bebek tedavisi olanlar, önceden tüp bebek tedavisi ile implantasyon öncesi genetik tanı (PGD) uygulanmış ve en az bir tane normal embriyo belirlenerek transfer edilmesine rağmen olumlu sonuç alınamayanlar için de yöntem bir tercih olarak sunuluyor.

Daha önce tüp bebek tedavisi olsun olmasın herhangi bir anatomik, en az 2 kez nedeni belirlenemeyen gebelik kaybı bulunanlar; önceden tüp bebek tedavisi olan veya olmayan ancak bir veya birden fazla düşük yapıp, en az bir kez düşük nedeni olarak kromozomal bozukluk tespit edilmiş olanlara da yöntem başarıyla uygulanabiliyor.

NASIL UYGULANIYOR?

İlk olarak başvuruda bulunan hastanın öyküsü alınıyor. Kaç kez tedavi ile tüp bebek denemesi yapıldığı, normal yolla gebe kalıp kalmadığı, her iki yolla da gebelik sağlanması durumunda düşük olup olmadığı ve düşük sayısı kaydediliyor.

Ardından gebelik başarısı, anne adayının bağışıklık sistemi ve pıhtılaşma faktörlerinin belirlenmesine yönelik bazı testler yapılıyor. Bu testlerden olumsuz sonuç çıkmaması halinde genetik bozukluk olasılığı üzerinde duruluyor ve tedaviye karar veriliyor.

Merkezin laboratuvar sorumlusu biyolog doktor Enver Kerem Dirican'ın verdiği bilgiye göre, bu aşamalardan sonra ise anne adayı normal bir tüp bebek tedavisi alacakmış gibi hazırlanıyor. Uygulanan ilaç tedavisi ve bekleme süresinden sonra anne adayının yumurtaları toplanıyor, erkekten sperm alınıyor ve eşlenerek döllenme sağlanıyor. Döllenme sağlanan kaliteli yumurtalar 3. gün sonrasında 7-8 hücreli olanlardan mikroskop altında yumurtanın zarı deliniyor ve hücrelerden biri alınıyor ve yumurtalar donduruluyor. İki haftayı bulan inceleme sonrasında sağlıklı embriyo belirleniyor. İncelemenin doğruluk payı yüzde 95 oranında doğru çıkıyor''

İncelemede kromozom sayısına, tek gen hastalıklarına bakılıyor. Anne adayına ilaç verilerek gebelik için rahmi hazırlanıyor. Yaklaşık 1 aylık bir ilaç kullanımından sonra yumurta çözdürülüyor ve anne rahmine naklediliyor.

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/5/2010 / ruh-sagligi , Sağlık

İyi bir hafızaya sahip olmanın 9 yolu

İnternet sitesi Yahoo, Sarah Jio'nun değişik uzmanlardan derlediği ''Daha iyi hafızaya sahip olmanın kuralları'' başlıklı araştırmasının sonuçlarını yayınladı.

 

Sakinleşmek, stresten uzak durmak, egzersiz yapmak, yeşil yapraklı ve parlak renkli sebze ve meyve yemek, şarkı ezberlemek hafızayı güçlendiriyor.

Beyin kaslarını harekete geçirerek, daha güçlü hafızaya sahip olabilmenin mümkün olduğunu ortaya koyan araştırmanın sonuçları şöyle:

- Bir şeyi öğrenmek için el hareketleri kullanmak beynin anımsama yapmasında kolaylık sağlıyor.

- Televizyon izlemek, kitap okumak ve müzik dinlemek gibi aktivitelerle beyni meşgul etmeden kesintisiz en azından 6 saat uyuma hafızayı onarıyor.

- Sakinleşmek ve stresten uzak durmak beyne ciddi anlamda yardımcı oluyor.

- Egzersiz, tüm vücuda özellikle beyindeki hafıza bölümlerine ulaşarak kan akımını hızlandırıyor.

- Brüksel lahanası, brokoli, kabak, yapraklı yeşillikler, kiraz, kırmızı elma, patlıcan ve üzüm gibi parlak renkteki sebze ve meyve yemek hafızayı kuvvetlendiriyor.

- Okumak ve okunan kitabı tartışmak hafızayı güçlendiriyor. Beyindeki düşünmeden sorumlu bölgeyi güçlendirmek için okunan şeyin tercüme edilmesi de etkili oluyor.

- Koku, hatırlamaya yardımcı oluyor. En kuvvetli ve ekonomik koku ise biberiye. Konsantrasyon ve dikkat sorunu çeken kişilere biberiye içerikli parfüm öneriliyor.

- Tek bir şeyle ilgilenmek. Örneğin, kitap okurken televizyonun açık olmaması, yemek yaparken telefonla konuşmamak gibi...

- Şarkı ezberlemek.

İnternet sitesi Yahoo, Sarah Jio'nun değişik uzmanlardan derlediği ''Daha iyi hafızaya sahip olmanın kuralları'' başlıklı araştırmasının sonuçlarını yayınladı.

 

Sakinleşmek, stresten uzak durmak, egzersiz yapmak, yeşil yapraklı ve parlak renkli sebze ve meyve yemek, şarkı ezberlemek hafızayı güçlendiriyor.

Beyin kaslarını harekete geçirerek, daha güçlü hafızaya sahip olabilmenin mümkün olduğunu ortaya koyan araştırmanın sonuçları şöyle:

- Bir şeyi öğrenmek için el hareketleri kullanmak beynin anımsama yapmasında kolaylık sağlıyor.

- Televizyon izlemek, kitap okumak ve müzik dinlemek gibi aktivitelerle beyni meşgul etmeden kesintisiz en azından 6 saat uyuma hafızayı onarıyor.

- Sakinleşmek ve stresten uzak durmak beyne ciddi anlamda yardımcı oluyor.

- Egzersiz, tüm vücuda özellikle beyindeki hafıza bölümlerine ulaşarak kan akımını hızlandırıyor.

- Brüksel lahanası, brokoli, kabak, yapraklı yeşillikler, kiraz, kırmızı elma, patlıcan ve üzüm gibi parlak renkteki sebze ve meyve yemek hafızayı kuvvetlendiriyor.

- Okumak ve okunan kitabı tartışmak hafızayı güçlendiriyor. Beyindeki düşünmeden sorumlu bölgeyi güçlendirmek için okunan şeyin tercüme edilmesi de etkili oluyor.

- Koku, hatırlamaya yardımcı oluyor. En kuvvetli ve ekonomik koku ise biberiye. Konsantrasyon ve dikkat sorunu çeken kişilere biberiye içerikli parfüm öneriliyor.

- Tek bir şeyle ilgilenmek. Örneğin, kitap okurken televizyonun açık olmaması, yemek yaparken telefonla konuşmamak gibi...

- Şarkı ezberlemek.

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/5/2010 / kadin-sagligi , Sağlık

Doğum kontrol haplarını kimler kullanmamalı

Doğum kontrol haplarını kullanmak, her kadın için sağlıklı olmayabili

Kimler kullanmamalı...

- 35 yaş üstünde olup, sigara içenlerde sorun oluşabiliyor. 35 yaş altı sigara içenlerin doğum kontrol hapı kullanmalarında ise bir sorun bulunmuyor.

- Her gün hap almayı unutabilecek olanlar

- Diyabet ve hipertansiyon hastaları

- Karaciğer bozukluğu olanlar

- Damar tıkanıklığı olanlar veya önceden damar tıkanıklığı geçirenler

- Bulantı, kusma ile birlikte seyreden şiddetli baş ağrıları ve migreni olanların kullanması sakıncalı olabiliyor.


Doğum kontrol hapları ve kullanım alanları

Kadınlarda birçok rahatsızlığın tedavisinde başvurulan doğum kontrol haplarının tedavi alanlarının cevap anahtarı...

PROBLEMLER ve ÇÖZÜMLERİ:

Sivilce, aşırı tüylenme- Yüksek östrojen oranıyla düşük androjen oranı içeren haplar

Lekelenme, yumurtalık kisti- Yüksek östrojen ve progesteron oranıyla düşük androjen oranı

Hassas göğüs uçları- Düşük östrojen ve progesteron oranı ya da sadece progesteron

Depresyon, halsizlik, hassasiyet- Düşük progesteron oranı

Endometriyozis hastalığı- Düşük östrojen oranıyla yüksek progesteron oranı ya da dalgalanma yaratmadan düzenli hormon üretimi sağlayan regl olmayı engelleyen haplar

Baş ağrıları- Düşük östrojen ve progesteron hormonu; çünkü hormonal dalgalanma baş ağrılarına neden olabiliyor. Bu yüzden birçok kadın regl sırasında migrene yakalanıyor.

Regl ağrıları- Yüksek progesteron oranı ya da adet olmayı engelleyen haplar

Düzensiz regl, regl öncesi sendromu (PMS)- Düşük progesteron ve androjen oranı

Kilo alımı- Düşük östrojen ve progesteron oranı

Polikistik yumurtalık sendromu- Düşük androjen ile progesteron oranı

Çocuk emzirme- Sadece progesteron içeren ya da östrojen içermeyen haplar

Doğum kontrol haplarını kullanmak, her kadın için sağlıklı olmayabili

Kimler kullanmamalı...

- 35 yaş üstünde olup, sigara içenlerde sorun oluşabiliyor. 35 yaş altı sigara içenlerin doğum kontrol hapı kullanmalarında ise bir sorun bulunmuyor.

- Her gün hap almayı unutabilecek olanlar

- Diyabet ve hipertansiyon hastaları

- Karaciğer bozukluğu olanlar

- Damar tıkanıklığı olanlar veya önceden damar tıkanıklığı geçirenler

- Bulantı, kusma ile birlikte seyreden şiddetli baş ağrıları ve migreni olanların kullanması sakıncalı olabiliyor.


Doğum kontrol hapları ve kullanım alanları

Kadınlarda birçok rahatsızlığın tedavisinde başvurulan doğum kontrol haplarının tedavi alanlarının cevap anahtarı...

PROBLEMLER ve ÇÖZÜMLERİ:

Sivilce, aşırı tüylenme- Yüksek östrojen oranıyla düşük androjen oranı içeren haplar

Lekelenme, yumurtalık kisti- Yüksek östrojen ve progesteron oranıyla düşük androjen oranı

Hassas göğüs uçları- Düşük östrojen ve progesteron oranı ya da sadece progesteron

Depresyon, halsizlik, hassasiyet- Düşük progesteron oranı

Endometriyozis hastalığı- Düşük östrojen oranıyla yüksek progesteron oranı ya da dalgalanma yaratmadan düzenli hormon üretimi sağlayan regl olmayı engelleyen haplar

Baş ağrıları- Düşük östrojen ve progesteron hormonu; çünkü hormonal dalgalanma baş ağrılarına neden olabiliyor. Bu yüzden birçok kadın regl sırasında migrene yakalanıyor.

Regl ağrıları- Yüksek progesteron oranı ya da adet olmayı engelleyen haplar

Düzensiz regl, regl öncesi sendromu (PMS)- Düşük progesteron ve androjen oranı

Kilo alımı- Düşük östrojen ve progesteron oranı

Polikistik yumurtalık sendromu- Düşük androjen ile progesteron oranı

Çocuk emzirme- Sadece progesteron içeren ya da östrojen içermeyen haplar

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/5/2010 / kanser , Sağlık

Göğüs kanserine karşı zeytinyağı etkili

Göğüs kanserini önlemek için zeytinyağını hayatınıza katın.

Barcelona'da yapılan araştırmalara göre zeytinyağı zararlı kanser hücrelerine karşı koruma sağlıyor.

Kanser hücrelerinin göğüste büyümesini önlüyor. Ayrıca, kalp sağlığında da etkili. Çocuklarda astım ve alerji gibi hastalıklarının yükselmesini önlüyor. Yemeklerinizde günde 10 çay kaşığı alamanız gereken miktar.

Göğüs kanserini önlemek için zeytinyağını hayatınıza katın.

Barcelona'da yapılan araştırmalara göre zeytinyağı zararlı kanser hücrelerine karşı koruma sağlıyor.

Kanser hücrelerinin göğüste büyümesini önlüyor. Ayrıca, kalp sağlığında da etkili. Çocuklarda astım ve alerji gibi hastalıklarının yükselmesini önlüyor. Yemeklerinizde günde 10 çay kaşığı alamanız gereken miktar.

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/5/2010 / diyet-beslenme , Sağlık

Gizli şeker bulunan yiyecekler

Sevdiğiniz yiyeceklerde şeker olmadığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Sos ve şarküteri ürünlerindeki gizli şekerlerden haberdar olun.

 

Yağsız hindi salak: 3 dilimde yaklaşık 0,48 gr

Konserve bezelye: 1 porsiyonda yaklaşık 4 gr

Ketçap: 1 çorba kaşığında yakşalık 4 gr

Krakerler: 16 adette yaklaşık 4 gr

Dondurulmuş light vejetaryen pizza: 2 dilimde yaklaşık 5 gr

Kırmızı şarap sirkesi: 2 çorba kaşığında yaklaşık 8 gr

Hazır spagetti sosları:  1 Türk kahvesi fincanında yaklaşık 11 gr

Hazır domates çorbası: 1 kasede yaklaşık 18 gr

Canınız tatlı çekince bunları yiyin


Canınız tatlı çektiğinde bu önerdiklerimizden birini yiyin.

Fırınlanarak kurutulmuş tarçınlı elma dilimleri

Gerçek çikolatalı sıcak çikolata

Renkli naneli şeker

Çikolata ve karamelli pirinç patlaklı bar

Potakallı buzlu dondurma

Vanilyalı dondurma

Buzlu dondurma çubukları

Sevdiğiniz yiyeceklerde şeker olmadığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Sos ve şarküteri ürünlerindeki gizli şekerlerden haberdar olun.

 

Yağsız hindi salak: 3 dilimde yaklaşık 0,48 gr

Konserve bezelye: 1 porsiyonda yaklaşık 4 gr

Ketçap: 1 çorba kaşığında yakşalık 4 gr

Krakerler: 16 adette yaklaşık 4 gr

Dondurulmuş light vejetaryen pizza: 2 dilimde yaklaşık 5 gr

Kırmızı şarap sirkesi: 2 çorba kaşığında yaklaşık 8 gr

Hazır spagetti sosları:  1 Türk kahvesi fincanında yaklaşık 11 gr

Hazır domates çorbası: 1 kasede yaklaşık 18 gr

Canınız tatlı çekince bunları yiyin


Canınız tatlı çektiğinde bu önerdiklerimizden birini yiyin.

Fırınlanarak kurutulmuş tarçınlı elma dilimleri

Gerçek çikolatalı sıcak çikolata

Renkli naneli şeker

Çikolata ve karamelli pirinç patlaklı bar

Potakallı buzlu dondurma

Vanilyalı dondurma

Buzlu dondurma çubukları

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

9/3/2010 / diyet-beslenme , Sağlık

Balık yemenin faydaları

Uludağ Üniversitesi (UÜ) Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Başdiyetisyeni Sevinç Yetişen, AA muhabirine yaptığı açıklamada, balıkta av sezonunun 1 Eylül itibarıyla açıldığını ve bu dönemde taze balığa ulaşmanın daha kolay olduğunu söyledi.

Pazarda, markette ya da balık hallerinde bütçeye göre balık bulunabildiğini ifade eden Yetişen, hemen her yaşta balığın sağlık açısından büyük önem taşıdığını, özellikle içerdiği yağ asitleriyle beslenmede önemli yer tuttuğunu anlattı.

Balığın, kaliteli protein, A, K ve B vitaminlerinin yanı sıra fosfor ve çinko gibi mineraller bakımından zengin olduğunu vurgulayan Yetişen, kemiklerin gelişimine ve büyümesine katkıda bulunan bu deniz ürünlerinin yağlılarının enerji kaynağı olarak bilindiğini söyledi.

Yetişen, balık yağında bulunan omega-3 yağ asitlerinin birçok hastalık riskine karşı iyi geldiğinin araştırmalarla ortaya konulduğunu dile getirerek, kırmızı et yerine balık tüketenlerde kalp-damar hastalıklarının daha az görüldüğünü vurguladı.

Omega-3 yağ asidinin, kandaki kolesterol, trigliserid ve kan basıncını düşürerek, kalp sağlığını koruyucu etki gösterdiğine işaret eden Yetişen, ayrıca balıktaki yağ asitlerinin vücudun enerji üretimine katkıda bulunarak, yorgunluğu giderdiğini, konsantrasyon yeteneğini artırdığını ifade etti.

-GEBELİKTE BALIK TÜKETİMİNİN ÖNEMİ-

Yetişen, beyin gelişiminin anne karnında başlamasından dolayı balığın bebek ve anne sağlığı açısından da büyük öneminin olduğuna değinerek, şöyle konuştu:

''Gebelikte özellikle son 3 ayda anneden bebeğe önemli ölçüde omega-3 yağ asitleri aktarıldığından bu dönemde balık, bol miktarda tüketilmelidir. Omega-3, özellikle hamilelik dönemi boyunca ve bebeklik döneminin başlarında, beyin ve sinirlerin uygun şekilde gelişimi için çok önemlidir. Yapılan araştırmalarda, bol balık yiyen gebelerin erken doğum, düşük ağırlıklı bebek doğurma riskinin azaldığı ve balığın bebeğin görme yetisini geliştirdiği saptanmıştır. Genel ve beyinsel gelişim açısından 7'nci aydan itibaren çocukların da haftada iki gün mutlaka balık tüketmeleri sağlanmalıdır. Balığın cinsine göre omega-3 miktarı farklılık gösterse de somon, uskumru, ton balığı, sardalya hamsi, omega-3 ihtiyacını karşılar.''

-BALIK SEÇERKEN-

Taze balığın gözleri parlak ve lekesiz, solungaç kısımları kırmızımsı pembe, pulları ve yüzgeçlerinin diri olduğunu dile getiren Yetişen, şunları kaydetti:

''Balığın kaslarına basıldığı zaman parmağın bıraktığı izin hemen düzelmesi ve ele alındığında kuyruğunun sert durması gerekir. Balık, dikkatli saklandığı zaman her mevsim tüketilebilir. Kısa sürede tüketilecekse buz içinde veya sıfır derecenin altında bekletilmelidir. Eksi 32 derecede dondurularak, eksi 18 derecede 3-6 ay saklanabilir. Kuru ve serin yerlerde saklanan kurutulmuş, tuzlanmış veya konserve edilmiş balıklar 6-12 ay süreyle tüketilebilir.''

Uludağ Üniversitesi (UÜ) Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Başdiyetisyeni Sevinç Yetişen, AA muhabirine yaptığı açıklamada, balıkta av sezonunun 1 Eylül itibarıyla açıldığını ve bu dönemde taze balığa ulaşmanın daha kolay olduğunu söyledi.

Pazarda, markette ya da balık hallerinde bütçeye göre balık bulunabildiğini ifade eden Yetişen, hemen her yaşta balığın sağlık açısından büyük önem taşıdığını, özellikle içerdiği yağ asitleriyle beslenmede önemli yer tuttuğunu anlattı.

Balığın, kaliteli protein, A, K ve B vitaminlerinin yanı sıra fosfor ve çinko gibi mineraller bakımından zengin olduğunu vurgulayan Yetişen, kemiklerin gelişimine ve büyümesine katkıda bulunan bu deniz ürünlerinin yağlılarının enerji kaynağı olarak bilindiğini söyledi.

Yetişen, balık yağında bulunan omega-3 yağ asitlerinin birçok hastalık riskine karşı iyi geldiğinin araştırmalarla ortaya konulduğunu dile getirerek, kırmızı et yerine balık tüketenlerde kalp-damar hastalıklarının daha az görüldüğünü vurguladı.

Omega-3 yağ asidinin, kandaki kolesterol, trigliserid ve kan basıncını düşürerek, kalp sağlığını koruyucu etki gösterdiğine işaret eden Yetişen, ayrıca balıktaki yağ asitlerinin vücudun enerji üretimine katkıda bulunarak, yorgunluğu giderdiğini, konsantrasyon yeteneğini artırdığını ifade etti.

-GEBELİKTE BALIK TÜKETİMİNİN ÖNEMİ-

Yetişen, beyin gelişiminin anne karnında başlamasından dolayı balığın bebek ve anne sağlığı açısından da büyük öneminin olduğuna değinerek, şöyle konuştu:

''Gebelikte özellikle son 3 ayda anneden bebeğe önemli ölçüde omega-3 yağ asitleri aktarıldığından bu dönemde balık, bol miktarda tüketilmelidir. Omega-3, özellikle hamilelik dönemi boyunca ve bebeklik döneminin başlarında, beyin ve sinirlerin uygun şekilde gelişimi için çok önemlidir. Yapılan araştırmalarda, bol balık yiyen gebelerin erken doğum, düşük ağırlıklı bebek doğurma riskinin azaldığı ve balığın bebeğin görme yetisini geliştirdiği saptanmıştır. Genel ve beyinsel gelişim açısından 7'nci aydan itibaren çocukların da haftada iki gün mutlaka balık tüketmeleri sağlanmalıdır. Balığın cinsine göre omega-3 miktarı farklılık gösterse de somon, uskumru, ton balığı, sardalya hamsi, omega-3 ihtiyacını karşılar.''

-BALIK SEÇERKEN-

Taze balığın gözleri parlak ve lekesiz, solungaç kısımları kırmızımsı pembe, pulları ve yüzgeçlerinin diri olduğunu dile getiren Yetişen, şunları kaydetti:

''Balığın kaslarına basıldığı zaman parmağın bıraktığı izin hemen düzelmesi ve ele alındığında kuyruğunun sert durması gerekir. Balık, dikkatli saklandığı zaman her mevsim tüketilebilir. Kısa sürede tüketilecekse buz içinde veya sıfır derecenin altında bekletilmelidir. Eksi 32 derecede dondurularak, eksi 18 derecede 3-6 ay saklanabilir. Kuru ve serin yerlerde saklanan kurutulmuş, tuzlanmış veya konserve edilmiş balıklar 6-12 ay süreyle tüketilebilir.''

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

8/26/2010 / Cocuk-bebek sagligi , Sağlık

Otizme teşhis nasıl yapılıyor

İtalyan La Stampa gazetesinin haberine göre, İngiltere'deki Psikiyatri Enstitüsünden Chiristine Ecker ve ekibi tarafından geliştirilen özel bir yazılım yardımıyla kullanılan manyetik rezonans (MR) görüntüleme yöntemiyle sosyal etkileşimi ve iletişimi engelleyen bir gelişim bozukluğu olan otizm dakikalar içerisinde teşhis edilebilecek.        

Geliştirdikleri programın, hastalığın tanısına yardımcı olan anatomik özellikleri belirleyebildiğini kaydeden Ecker ve ekibi, bunun doğruluğunu ispatlamak için 20 otistik yetişkine, dikkat eksikliği olan 20 kişiye ve 20 sağlıklı bireye MR'la beyin taraması yaptırdı.        

Elde edilen verilerin analizinde geliştirdikleri programı kullanan bilim adamları, bu şekilde otizm vakalarının teşhisinde yüzde 90 oranında başarı elde etti.        

İtalyan La Stampa gazetesinin haberine göre, İngiltere'deki Psikiyatri Enstitüsünden Chiristine Ecker ve ekibi tarafından geliştirilen özel bir yazılım yardımıyla kullanılan manyetik rezonans (MR) görüntüleme yöntemiyle sosyal etkileşimi ve iletişimi engelleyen bir gelişim bozukluğu olan otizm dakikalar içerisinde teşhis edilebilecek.        

Geliştirdikleri programın, hastalığın tanısına yardımcı olan anatomik özellikleri belirleyebildiğini kaydeden Ecker ve ekibi, bunun doğruluğunu ispatlamak için 20 otistik yetişkine, dikkat eksikliği olan 20 kişiye ve 20 sağlıklı bireye MR'la beyin taraması yaptırdı.        

Elde edilen verilerin analizinde geliştirdikleri programı kullanan bilim adamları, bu şekilde otizm vakalarının teşhisinde yüzde 90 oranında başarı elde etti.        

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

8/26/2010 / diyet-beslenme , Sağlık

İyi bir karpuz nasıl seçilir

Karpuzu sçerken nelere dikkat etmeliyiz iyi bir karpuz seçmenin yolları nelerdir.
Ağırlığını hissedin: Karpuz, ele alındığından göründüğünden daha ağır olmalıdır. Aynı boyutta iki karpuzu alıp test edebilirsiniz
Altındaki iz koyu olsun: Altındaki ize bakın. İzin koyu renklisini tercih edin. İz ne kadar koyuysa karpuz o kadar tatlı olur. İzin sarı renklisi beyazından daha iyidir
Güzel görünsün: Parlak olmayan, üzerinde girinti çıkıntı bulunmayan ve düzgün bir yuvarlaklığa sahip bir karpuz seçin.
Kabuğundaki böcek izlerine iyi bakın: Böcekler yeterince olgunlaşıp, kıvama gelmiş karpuzları yemeyi tercih eder. Kabuğu böcekler tarafından yenerek, hafif aşınmış karpuzu alın.
Sesini dinleyin:Karpuza vurduğunuzda çıkan ses tok olmalıdır.Eğer ses derinden geliyorsa bu karpuzun henüz olgunlaşmadığını gösterir.

Karpuzu sçerken nelere dikkat etmeliyiz iyi bir karpuz seçmenin yolları nelerdir.
Ağırlığını hissedin: Karpuz, ele alındığından göründüğünden daha ağır olmalıdır. Aynı boyutta iki karpuzu alıp test edebilirsiniz
Altındaki iz koyu olsun: Altındaki ize bakın. İzin koyu renklisini tercih edin. İz ne kadar koyuysa karpuz o kadar tatlı olur. İzin sarı renklisi beyazından daha iyidir
Güzel görünsün: Parlak olmayan, üzerinde girinti çıkıntı bulunmayan ve düzgün bir yuvarlaklığa sahip bir karpuz seçin.
Kabuğundaki böcek izlerine iyi bakın: Böcekler yeterince olgunlaşıp, kıvama gelmiş karpuzları yemeyi tercih eder. Kabuğu böcekler tarafından yenerek, hafif aşınmış karpuzu alın.
Sesini dinleyin:Karpuza vurduğunuzda çıkan ses tok olmalıdır.Eğer ses derinden geliyorsa bu karpuzun henüz olgunlaşmadığını gösterir.

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

8/26/2010 / genel-saglik , Sağlık

Sarımsağın bilinmeyen yeni faydası

İngiltere'de başkent Londra Üniversitesi'nde beslenme üzerine yapılan bir araştırmaya göre, sarımsak, enginar ve kuşkonmaz obezite ile diyabet hastalığını önlüyor.

Karbonhidrat grubundaki bu yiyeceklersindirim sistemindeki hormonları çalıştırarak iştahı azaltıyor. İnsulin hormonunun etkisini artırırken, vücuttaki glikoz seviyesini kontrol etmesine yardımcı oluyor.

Araştırmayı yorumlayan beslenme uzmanı Nicola Guess, iştah ve kan şekeri seviyesindeki ilişkiyi düzenleyebilirlerse, diyabet hastalıklarını önleyebileceklerini açıkladı.

İngiltere'de başkent Londra Üniversitesi'nde beslenme üzerine yapılan bir araştırmaya göre, sarımsak, enginar ve kuşkonmaz obezite ile diyabet hastalığını önlüyor.

Karbonhidrat grubundaki bu yiyeceklersindirim sistemindeki hormonları çalıştırarak iştahı azaltıyor. İnsulin hormonunun etkisini artırırken, vücuttaki glikoz seviyesini kontrol etmesine yardımcı oluyor.

Araştırmayı yorumlayan beslenme uzmanı Nicola Guess, iştah ve kan şekeri seviyesindeki ilişkiyi düzenleyebilirlerse, diyabet hastalıklarını önleyebileceklerini açıkladı.

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

8/26/2010 / genel-saglik , Sağlık

Parmak arasındaki tehlikeye dikkat

Dr. Mehmet Demircioğlu, ayak parmak aralarında mantar olan diyabetlilere, yara açılmasına neden olabileceği için parmak arası terlik giymemeleri önerisinde bulundu.

Demircioğlu yaptığı yazılı açıklamada, sıcak havalarda kronik hastalıkları olan risk gruplarının dikkat etmesi gerekenler hakkında bilgi verdi, diyabet hastalarına önerilerde bulundu. Normalde cilt kan akım hızının dakikada 200-250 ml iken aşırı sıcak ortamda 7-8 kat artabildiğine işaret eden Demircioğlu, kan akımı artışının dolaşım sisteminin ve kalbin iş yükünü artırdığını kaydetti. 

Demircioğlu, aşırı terleme ile birlikte sıvı ve tuz kaybı oluştuğunu vurgulayarak, özellikle kalp, tansiyon, şeker hastaları, yaşlılar, bebekler, hamileler ile kronik hastalığı olanların, kalp ve dolaşım sisteminin aşırı yüklenmesine, aşırı sıvı ve tuz kaybına adapte olmakta güçlük çektiğini ifade etti.

Mümkün olduğunca sıcak ortamlardan kaçınmak, serin, gölge, havalandırması iyi yerlerde ya da klimalı ortamlarda bulunmak, bol su, sıvı, ağır ve yağlı olmayan gıdalar tüketmek gerektiğine işaret eden Demircioğlu, sıcak ortamdan uzaklaşılamıyorsa, sık duş alarak vücut ısısının dengelenmeye çalışılmasını önerdi.

-DİYABETLİLERE ÖNERİLER-

Demircioğlu, yaz aylarında hareket artışı ve daha düşük kalorili gıdalar tüketerek, şeker kontrolünün kolaylaştırıp, ilaç ve insülin ihtiyacının azaltabileceğini, diyabet hastalarının yaz aylarında daha sık şeker kontrolü yaptırması gerektiğini kaydetti. 

Kontrol altında olmayan şekerin vücutta susuzluğa neden olduğunu ifade eden Demircioğlu, diyabet hastalarına şu önerilerde bulundu:

''Tatlandırılmış, şeker eklenmiş soda yerine sadeleri tercih edilmelidir. Meyve suları şeker içerdiğinden çok tüketilmemelidir. Susuzluğu artırdığından alkol ve kafeinli içecekler tercih edilmemelidir. 

Güneş altında, sıcakta çok kalınmamalıdır. İnsülin sıcakta hemen bozulur. Yazın soğukta saklama koşullarına daha çok dikkat etmeli, buzdolabında muhafaza edilmelidir.

Diyabetliler yazın kumda yürüyüş yaparken dikkat etmeli güneşin altında kalış sürelerini iyi ayarlamalıdır. Denizde ya da kumda ayak kesilmesi, ya da güneş yanığının yara haline dönüşmesi, hastalar tarafından his kaybı nedeniyle fark edilememektedir. Yara iyileşmesi güç olduğundan ileride geri dönülmez sorunlara neden olmaktadır.

Diyabet hastaları denize çıplak ayakla girerken de dikkat etmeli. Denizde ayaklarını midye kesmesi ile oluşan yaralar, ciddi ayak problemlerine yol açabilir.

Ayak parmak aralarında mantar olan diyabetliler yara açılmasına neden olabileceğinden parmak arası terlik giymemelidir.''

Kronik hastalıkları olanlara da önerilerde bulunan Demircioğlu, bu kişilerden saat 10.00 - 16.00 arası açık havada bulunmalarını, bol, açık renkli, pamuklu giysiler giymelerini, alkol ve kafeinli içeceklerden uzak durmalarını, susuz kalmayarak, bol su ve sıvı tüketmelerini istedi.

Dr. Mehmet Demircioğlu, ayak parmak aralarında mantar olan diyabetlilere, yara açılmasına neden olabileceği için parmak arası terlik giymemeleri önerisinde bulundu.

Demircioğlu yaptığı yazılı açıklamada, sıcak havalarda kronik hastalıkları olan risk gruplarının dikkat etmesi gerekenler hakkında bilgi verdi, diyabet hastalarına önerilerde bulundu. Normalde cilt kan akım hızının dakikada 200-250 ml iken aşırı sıcak ortamda 7-8 kat artabildiğine işaret eden Demircioğlu, kan akımı artışının dolaşım sisteminin ve kalbin iş yükünü artırdığını kaydetti. 

Demircioğlu, aşırı terleme ile birlikte sıvı ve tuz kaybı oluştuğunu vurgulayarak, özellikle kalp, tansiyon, şeker hastaları, yaşlılar, bebekler, hamileler ile kronik hastalığı olanların, kalp ve dolaşım sisteminin aşırı yüklenmesine, aşırı sıvı ve tuz kaybına adapte olmakta güçlük çektiğini ifade etti.

Mümkün olduğunca sıcak ortamlardan kaçınmak, serin, gölge, havalandırması iyi yerlerde ya da klimalı ortamlarda bulunmak, bol su, sıvı, ağır ve yağlı olmayan gıdalar tüketmek gerektiğine işaret eden Demircioğlu, sıcak ortamdan uzaklaşılamıyorsa, sık duş alarak vücut ısısının dengelenmeye çalışılmasını önerdi.

-DİYABETLİLERE ÖNERİLER-

Demircioğlu, yaz aylarında hareket artışı ve daha düşük kalorili gıdalar tüketerek, şeker kontrolünün kolaylaştırıp, ilaç ve insülin ihtiyacının azaltabileceğini, diyabet hastalarının yaz aylarında daha sık şeker kontrolü yaptırması gerektiğini kaydetti. 

Kontrol altında olmayan şekerin vücutta susuzluğa neden olduğunu ifade eden Demircioğlu, diyabet hastalarına şu önerilerde bulundu:

''Tatlandırılmış, şeker eklenmiş soda yerine sadeleri tercih edilmelidir. Meyve suları şeker içerdiğinden çok tüketilmemelidir. Susuzluğu artırdığından alkol ve kafeinli içecekler tercih edilmemelidir. 

Güneş altında, sıcakta çok kalınmamalıdır. İnsülin sıcakta hemen bozulur. Yazın soğukta saklama koşullarına daha çok dikkat etmeli, buzdolabında muhafaza edilmelidir.

Diyabetliler yazın kumda yürüyüş yaparken dikkat etmeli güneşin altında kalış sürelerini iyi ayarlamalıdır. Denizde ya da kumda ayak kesilmesi, ya da güneş yanığının yara haline dönüşmesi, hastalar tarafından his kaybı nedeniyle fark edilememektedir. Yara iyileşmesi güç olduğundan ileride geri dönülmez sorunlara neden olmaktadır.

Diyabet hastaları denize çıplak ayakla girerken de dikkat etmeli. Denizde ayaklarını midye kesmesi ile oluşan yaralar, ciddi ayak problemlerine yol açabilir.

Ayak parmak aralarında mantar olan diyabetliler yara açılmasına neden olabileceğinden parmak arası terlik giymemelidir.''

Kronik hastalıkları olanlara da önerilerde bulunan Demircioğlu, bu kişilerden saat 10.00 - 16.00 arası açık havada bulunmalarını, bol, açık renkli, pamuklu giysiler giymelerini, alkol ve kafeinli içeceklerden uzak durmalarını, susuz kalmayarak, bol su ve sıvı tüketmelerini istedi.

Yorum ( yok ) / Devamını Oku

8/25/2010 / agiz-ve-dis-sagligi , Sağlık

Diş ipi hakkında herşey

Komple bir ağız bakımı için yalnızca dişlerinizi fırçalamak yeterli değildir, çünkü diş fırçalamakla dişlerinizin tüm ara yüzeylerine ulaşamazsınız. Diş ipi kullanımı size diş eti hastalıklarıyla mücadelede ve ağız sağlığınızı korumada yardımcı olur.

Peki diş ipi nasıl kullanılır? Diş iplerini hangi markalarda bulabilirsiniz? Daha etkili bir kullanım için nelere dikkat etmelisiniz? Pudra, tüm bu soruların yanıtlarını araştırdı. Diş ipleri her iki elin baş parmakları veya işaret parmakları arasında gergin tutularak dişlerin arasına girilip, temizlenmesi şeklinde uygulanır. Köprü gövdelerinde ise gövde altına girebilecek şekilde üretilmiş iplerle gövdenin altı temizlenir.Dişipi kullanırken dişetini tahriş etmemeye özen gösterilmelidir.Bu tür ürünlerle yapılan temizliğin yanı sıra 6 aylık periodik hekim kontrolleri mutlaka yaptırılmalıdır. 

Diş ipinden maksimum fayda sağlamak için:

* Yaklaşık kırk santimetrelik diş ipi alarak, ipliğin büyük bir bölümünü orta parmaklarınızın çevresine sarın ve kullanmak için dört veya beş santimetrelik ipi açıkta bırakın
* Diş ipini, baş parmak ve işaret parmakları arasında gerili tutarak, dişleriniz arasında nazikçe yukarı ve aşağı doğru hareket ettirin
* İpliği tüm diş yüzeylerinde nazikçe gezdirin ve ipin dişeti çizgisini geçtiğine emin olun. Diş ipini zorlamayın, aksi takdirde hassas dişeti dokusu kesilmesi veya doku eizlmesiyle karşılaşılabilir
* Dişten dişe geçerken diş ipinin temiz bölümlerini kullanın
* Diş ipini çıkarmak için, ipliği dişinizden yukarı ve dışarı taşımak için aynı ileri geri hareketini uygulayın

Diş ipi kullanımı faydalarını ne kadar bir sürede gösterir?

Diş Hekimi Cumhur Akgün “Doğruyu söylemek gerekirse, diş ipi kullanımı ilk günden itibaren tartışmasız faydalar sağlar” diyor. Diş ipi kullanımından sonra dişleriniz ve diş etleriniz daha temiz olur, çünkü diş ipi diş fırçalarının ulaşamadığı yerlere ulaşır. Nefesiniz tazelenir ve diş etlerinizin sağlığı iyileşir. Öyleyse banyonuzun raflarında tozlanmaya bıraktığınız diş ipini neden alıp tekrar denemiyorsunuz? Başlangıçta biraz değişik gelse bile pratik yapmaya devam edin. Kısa bir süre sonra farkı hissedeceksiniz ve diş ipi kullanımı günlük yaşantınızın bir parçası haline gelecek. 

Komple bir ağız bakımı için yalnızca dişlerinizi fırçalamak yeterli değildir, çünkü diş fırçalamakla dişlerinizin tüm ara yüzeylerine ulaşamazsınız. Diş ipi kullanımı size diş eti hastalıklarıyla mücadelede ve ağız sağlığınızı korumada yardımcı olur.

Peki diş ipi nasıl kullanılır? Diş iplerini hangi markalarda bulabilirsiniz? Daha etkili bir kullanım için nelere dikkat etmelisiniz? Pudra, tüm bu soruların yanıtlarını araştırdı. Diş ipleri her iki elin baş parmakları veya işaret parmakları arasında gergin tutularak dişlerin arasına girilip, temizlenmesi şeklinde uygulanır. Köprü gövdelerinde ise gövde altına girebilecek şekilde üretilmiş iplerle gövdenin altı temizlenir.Dişipi kullanırken dişetini tahriş etmemeye özen gösterilmelidir.Bu tür ürünlerle yapılan temizliğin yanı sıra 6 aylık periodik hekim kontrolleri mutlaka yaptırılmalıdır. 

Diş ipinden maksimum fayda sağlamak için:

* Yaklaşık kırk santimetrelik diş ipi alarak, ipliğin büyük bir bölümünü orta parmaklarınızın çevresine sarın ve kullanmak için dört veya beş santimetrelik ipi açıkta bırakın
* Diş ipini, baş parmak ve işaret parmakları arasında gerili tutarak, dişleriniz arasında nazikçe yukarı ve aşağı doğru hareket ettirin
* İpliği tüm diş yüzeylerinde nazikçe gezdirin ve ipin dişeti çizgisini geçtiğine emin olun. Diş ipini zorlamayın, aksi takdirde hassas dişeti dokusu kesilmesi veya doku eizlmesiyle karşılaşılabilir
* Dişten dişe geçerken diş ipinin temiz bölümlerini kullanın
* Diş ipini çıkarmak için, ipliği dişinizden yukarı ve dışarı taşımak için aynı ileri geri hareketini uygulayın

Diş ipi kullanımı faydalarını ne kadar bir sürede gösterir?

Diş Hekimi Cumhur Akgün “Doğruyu söylemek gerekirse, diş ipi kullanımı ilk günden itibaren tartışmasız faydalar sağlar” diyor. Diş ipi kullanımından sonra dişleriniz ve diş etleriniz daha temiz olur, çünkü diş ipi diş fırçalarının ulaşamadığı yerlere ulaşır. Nefesiniz tazelenir ve diş etlerinizin sağlığı iyileşir. Öyleyse banyonuzun raflarında tozlanmaya bıraktığınız diş ipini neden alıp tekrar denemiyorsunuz? Başlangıçta biraz değişik gelse bile pratik yapmaya devam edin. Kısa bir süre sonra farkı hissedeceksiniz ve diş ipi kullanımı günlük yaşantınızın bir parçası haline gelecek. 

Yorum ( yok ) / Devamını Oku



Sağlık ve Tıp Sağlık Bilgileri